Karanlık bir gece... İstanbul havaalanına doğru giden bir taksinin içinde yaşlı bir kadının kucağında iki yaşındaki torunu Yusuf, ön tarafta oturan oğlu Furkan, arka tarafta gelini, ve aralarında yedi yaşındaki kız torunu Zehra... Hiç kimse konuşmuyor.... Bulutlardan arabanın camına düşen sağnak yağmur damlaları yaşlı kadının yüreğine akan göz yaşlarına eşlik ediyor... Bin bir güçlüklerle İslâmî ilimleri tahsil etmek için yurt dışında okuyan Furkan, şimdi dünyanın öbür ucundaki bir batı ülkesine öğretmenlik yapmak için gidiyordu. Ülkesine döndüğünde kendi alanıyla ilgili hiçbir iş bulamamıştı. Arkadaşlarının çoğu ticarete atılmıştı. Kimisi bir elbise dükkanında çalışıyor, kimisi bir ayakkabıcının yanında tezgahtarlık yapıyor, kimisi de bir şirketin dış işleri bölümünde telefonlara bakıyordu. Tefsir, hadis, fıkıh tahsili yapan, arapça ve ingilizce bilen bu gençlerin böyle işlerde çalışıp ilimlerinin zâyi olması onların değil, bu ümmetin zenginlerinin ayıbı idi... Ama Furkan dört sene boyunca başka alanlara kaymamak için direnmişti.... İnsanlar onu konferanslara çağırıyor, radyolarda konuşturuyor, dergilerde yazılarını yayınlıyor ama ‘Teşekkür ederiz hocam!’ kelimelerinden öte ne yeyip ne içtiğini sormuyorlardı... Furkan Allah’ın kitabını ezberledikten sonra ‘Riyazus-Sâlihîn’i ezberlemeye başlamıştı. Arkasından Buharî ve Muslim’i ezberlemeyi düşünüyordu... En büyük korkusu, dünya meşgalelerine dalıp Nebevî ilimden uzaklaşmasıydı... Batılı ülkelerin Müslümanları sömürmek için devlet eliyle destekledikleri müsteşrikleri, onların elinde bulundurdukları imkanları, bir de müslümanların ilme ve âlimlere verdiği değeri kıyasladığında ümmetin neden bu halde olduğunu daha iyi anlıyordu... Kendisi dünyanın sıkıntılarına, meşakkkatlerine katlanabiliyordu.... Ancak kızının sokakata arkadaşlarının üzerindeki yeni elbiseyi, komşularının güzel evlerini görüp te ‘Bizim evimiz niye böyle kötü! Niye benim Ayşe’nin ki gibi güzel ayakkabım yok!’ diyerek ağlamaları, bâzı geceler kızını teselli edip sakinleştirirken bazı günler teselli etmekte başarısız kalıp kızının yan odada akıttığı göz yaşları ve hıçkırık sesleri, ayrıca yaşlı annesinin tedavi edilmeyi beklayen hastalıkları Furkanın direnişini kırıyordu. Bir gün tahammülünün iyice bitiğini gördüğü bir anda, ezber sırasının geldiği şu hadis Furkanı gözyaşlarına boğdu:
Sahabeden Abdullah bin Mugaffel, radıyallahu anh, anlatıyor: Bir adam Nebiyy-i Muhterem’e (sallallahu aleyhi vesellem) geldi ve ‘Ey Allah’ın Rasulü! Allah’a yemin ederim ki ben seni çok seviyorum!..’ dedi. Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem ‘Ne dediğine dikkat et! (Ne dediğinin farkında mısın?) diye sordu. Adam üç defa üst üste ‘Allah’a yemin ederim ki ben seni çok seviyorum!’ dedi. Bunun üzerine hazreti Fahr-i Cihan adama şu cevabı verdi:
- Eğer beni seviyorsan, fakirliğe hazırlıklı ol (fakirliğin sıkıntılarına hazır ol). Çünkü fakirlik, bir selin varacağı yere ulaşmasından daha süratli bir şekilde beni seven kimseye koşar!... (Tirmizî, Zühd 36, Hasen)
Yaşlı kadın ömrünün sonunda gün yüzü görmeyi umarken şimdi biricik oğlundan ayrılıyordu. Hem de çok uzklara gidkiyordu oğlu... Ölse, cenazesine bile yetişemeyecek, son nefesinde yanı başında kuran okuyamayacak kadar uzaklara... Dahası torunu Yusuf... Namaz kılarken gelip sırtına çıkan, babaannesinin elinden tutup zorla parka doğru çeken, kahvaltılarında kucağına sokulup ekmek yiyen Yusuf... Şimdi her şeyden habersiz havaalanının içinde bir taraftan diğer tarafa koşup zıplarken babaannesi öteden onu seyrediyor, boğuk gözyaşlarını yüreğine indiriyordu... Nihayet ayrılık vakti gelip çattı... Furkan ablalarıyla vedalaştıktan sonra annesine sarıldı ve boşaldı göz yaşları... Çeşmelerden akan sular gibi...
***
Birisinin sıkıntısını görünce gelip problemini gideren hostesler Furkan’ın damlayan gözyaşlarını görünce, çözüm bulamayacaklarını anlamış olmalılar ki hiç bir şey demeden yanından geçiyorlardı.
***
Melbourne … Sıcak bir karşılama… Günün ilk ışıkları altında tek katlı, bahçeli evler… Yeşil çimlerle kaplı kaldırımlar, ağaçlar altındaki temiz caddeler…. Furkan, misafir olacakları ev sahibine:
Rica etsem, beni yolumuzun üzerine en yakın camiye götürebilirmisiniz?, dedi Böylece, Furkan’ın bu yeni dünyadaki ilk girdiği ev Allah’ın evi oldu. Abdest alıp iki rekat namaz kıldıktan sonra ellerini açıp ‘Allahım! Bu yeni hayatımda tek sığınacağım (melce’) Sensin’ dercesine Efendisinin hadislerinden ezberlediği şu duayla Rabbine yakardı:
‘Allahım! Sana teslim oldum.. Sana iman ettim.. Yalnızca Sana güvendim.. Sana döndüm. Seninle (muhaleflere karşı) mücadele ettim. Allahım! Senin izzetine sığınırım. Senden başka ilah yoktur. Beni dalalete düşürme (sıratı-ı müstakimden ayırma). Ölmeyen Hayy (diri) yalnızca Sensin. Cinler ve insanlar ise ölecekler….! (Buharî, Tevhid 7. Müslim, Zikir 67)
***
Aradan haftalar geçti. Furkan yeni görevine başladı.... Geldiği ilk günden beri, Beşerin Efendisi’nin ölü toprakları dirilten yağmur gibi ruhları canlandıran diriliş fidanlarını, dünyanın öbür ucundaki bu yeni kıtada dikmek için bütün gücüyle çalışıyordu... Ancak işi çok zordu.... Dünyalık servet, para, şehvet, makam hırsı içinde gözleri köreren insanlar onu anlamıyorlardı... Anlamış gibi görünenler ya eksik anlıyor ya da yanlış anlıyorlardı. Onların anladıkları tek bir dil vardı: Para... Ölçülerin hepsi paraya dayalıydı. Ama yine de tek tük de olsa hadislerin mesajını kavrayan insanları, özellikle gençleri görünce çok seviniyordu Furkan.... Her şeye rağmen gençlerde bir umut ışğı görüyordu.... Her cuma akşamı gençlerle hadis dersleri yapmaya başladı... Bir, iki derken bir avuç gül oluştu, acı dikenlerin arasında, Melbourne’da...
***
T ürkiye’deyken bir gençlik vakfının yöneticileri, her pazar sabahı Furkanı evinden alırlar, Eyüp camisinde sabah namazını kılar, Ebû Eyyûb el-Ensarî’nin kabri başında dua ettikten sonra vakfın şubesine gidip gençlerle kahvaltı yaparlardı. Ardından Furkan hadis anlatırdı. Sabah namazından sonra yatıp istirahat edecekleri tek gün, pazar olmasına rağmen onlarca genç hadis dersine koşarlardı...
İşte bu gençler yine bir Pazar sabahı telefonla arayarak Melnbourn’daki hocalarını bulmuşlardı:
- Hocam orası nasıl bir ülke?
Furkan bu soruya şöyle cevap verdi:
- Çok güzel. Her taraf yeşillik. Sokaklar tertemiz. Arabaların tekerleklerinde bile toz yok. Düzen, intizam içinde. Ancak bütün bu güzellikler, ağaçlar, çiçekler, meyveler, sebzeler ezan seslerindeden mahrum kaldıkları için, ‘Muhammedün Rasulullah’ nidasını işitmedikleri için tat ve lezzetlerini vermiyorlar... Görünüşleri iri olmasına rağmen kelime-i şehadetten mahrum kalmalarının verdiği üzüntü onları manen soldurmuş olmalı ki âdeta ‘Ey insanlar, alın bizim posamızı yeyin, lezzetimizi ise asla!.. Bizim tadımız ‘Muhammed’ isminde, kelime-i şehadette saklı!..’ dercesine haykırıyorlar...
- Hocam şu anda sizin sesinizi herkes duyabiliyor. Her zaman olduğu gibi, bize bir hadis anlatabilirmisiniz?
- Peki, dedi Furkan ve şunları ilave etti:
- Kıymetli kardeşlerim. Ma’kil bin Yesar (r), Rasulullah (sav)’in şöyle dediğini rivayet etti:
‘Karışıklık (fitne) dönemlerinde ibadet etmek, bana hicret etmek gibidir..’ (Müslim, Fiten 130)
Müslümanlar arasında kargaşa çıktığı zaman, fitne ve fesadın her tarafa yayıldığı dönemlerde, cehaletin içine bulaşmayıp bu fitnelerden uzak durarak kendisini ibadete veren kimseyi Rasulullah (sav), bu hadısi şerifte, kedisine hicret eden kimseye benzetmiştir. Anlayışların bozulduğu, ölçülerin değiştiği, cehaletin arttığı, zulmün çoğaldığı dönemlerde Rasulullah’ın (sav) sünnetine sarılan kimseyi, kendisine koşan Onun eteğine yapışan muhacire benzetmiştir.
İşte günümüzde fitne-fesat çoğaldı. Ölçüler bozuldu. Zulumler arttı. Cehalet her tarafa yayıldı. İnsanların çoğu hesap gününü unuttu. Kalpler körerdi.... Anlayışlar kıtlaştı.... İnsanlar paranın, makamın şehvetin peşinde.... Basit bir dünyalık menfaat için dinlerini satıyorlar..... Allah’ın emirlerini Peygamberin sünnetini ayaklar altına alıyorlar.... Ayetleri dinliyorlar, ama işitmiyorlar... Okuyorlar, ama anlamıyorlar... Esere bakıyorlar, ama müessiri göremiyorlar.. Allahım! Hangi dünyada yaşıyoruz! Asr-ı saadetin yıldızları nerede?! Bu insanlar nereye gidiyor?!
İşte bu günümüz dünyasında, beş vakit namazı camide cemaatle kılan, fitnelerden uzak durup kendisini ibaadete veren sünnete sarılan bir kimse Rasulullaha hicret etmiş gibidir. Âdeta, Rasulullah (sav.) kollarını açmış ‘Fitnelere bulaşmayın. Dünyanın geçici zevkleri sizi aldatmasın.. İnsanların çoğu bozulsa da, siz bozulmayın. Benim sünnetime sarılın.. Bana koşun...’ der gibidir.... Ayrıca fitne dönemlerinde ibadete sarılan müminleri, kendisine kavuşmakla müjdelemiştir.
Anamız babamız sana feda olsun Ya Rasulellah!.. Tut elimizden... Günümüzün fitneleri çok acı!.. Rabbine bir kere daha bizim için dua et... Ölünceye kadar bizi senin yolundan ayırmasın.... Dikenlerin arasında bizi yalnız bırakmasın.. Havz’ın başında, senin sohbetinden, bizleri mahrum etmesin...
* * *
Sessiz sakin bir mahallede Furkan’ın oturduğu ev. Geniş, ön ve arka bahçesinde çeşit çeşit meyve ağaçları var. Hanımı her sabah bahçedeki kuşlara ekmek verir, Furkan da bir sürü kuşun cıkırtılar arasında ötüşünü dinler, onları seyrederdi. Hanımının kuşlara verdiği bu yiyecekler onlara bir teşekkürün ifadesiydi. Çünkü bir şey farketmişti Furkan:
İstanbuldayken sabah namazlarına ezan sesleriyle uyanırdı. Burada ise, ilk geldği günden beri sabah namazlarına kuşlar uyandırıyordu Furkanı…. Âdeta, bir teheccüt vaktinde ötüyorlar, ardından bir müddet susup, camide sabah namazını camaatle kılabileceği bir vakitte tekrar ötmeye başlıyorlardı.. Tâ ki güneş doğuncaya kadar!.. Bir sabah Furkan çok yorgun olduğundan dolayı camiye yetişememişti. Ama kuşların bağırışından uyanıp sabah namazını kılmıştı… Ardından onlara teşekkür etmek için perdeyi açıp kuşlara bakarken onların insanları sabah namazına uyandırmak için nasıl çırpındıklarını anladı… Âdeta ‘Ey insanlar! Ne yatıyorsunuz?! Kalkın namazınızı kılın… Namaz uykudan daha hayırlıdır. Önünüze cehennemin konulacağı bir güne doğru hızla gidiyorsunuz. Bir gün öleceksiniz ve eşyanın hakikatini anlayacaksınız. Rabbinizin huzurunda toplanıp hesap vereceğiniz gün yakındır. Kalkın ey insanlar kalkın! Ayağa kalkın!..’ dercesine bağırıp didiniyorlardı…. İşin garibi güneş doğunca susuyorlardı. ‘Artık bundan sonra kalksan neye yarar ki!?’ dercesine… Ama insanlar gaflette… Anlamıyorlar bu bağırışları… Kulakları var işitmiyorlar… Gözleri var görmüyorlar.. Kalpleri var hissetmiyorlar.. Baksanıza hayvan dediğimiz kuşlara… Güneş doğmadan önce nasıl kalkıp zikrediyorlar Rablerini!?..
Çok ilginç! Bir gün Furkan ilkindi namazından sonra, evinde, sessizliğin içinde öyle dalmıştı ki kitaba, vaktin nasıl geçtiğini anlamamıştı. Birden kuşların ‘cık,cık,cık’, ‘şşttt, şştt, şşt’ sesleriyle ötmeye başladığını farketti… Saate baktı: 18,22. Kalkıp takvimdeki akşam namazı vaktine baktı. Takvim o gün Melbourn’da akşam namazı vaktinin 18,22 olduğunu söylüyordu!..
Sıcak bir huşu içinde titreyen hücreleriyle geri dönüp camdan dışarı bakan Furkanın dudaklarından şu kelimeler döküldü:
- Çırpınmayın ey kuşlar, çırpınmayın! Abdestimi alıp namazımı kılıyorum!... |