- Hanım bugün çok yoruldum. Şöyle güzel bir çay yap ta bahçede içelim, dedi Saffet bey.
Akşama kadar üç tane çocukla mücadele eden Zeynep hanım: “Bu kadar çocukla uğraşmak yetmıyormuş gibi bir de dördüncü çocuk çıktı başımıza” diye mırıldanarak:
- Bey, bey! Davulun zurnası uzaktan kulağa hoş gelirmiş. Öyle kitapların arasında boğulup kalmakla çorba pişmez. Önce “Şu evde ne var, ne yok” diye bir sor bakalım. Mutfakta ne domates kaldı, ne de patates! Günlerden beri eve pişirecek bir şey aldın mı?
- Neyimiz eksikmiş be hanım! Şükret halimize. Elhamdülillah her şeyimiz var evimizde. Bak bunları bulamayanlar da var.
Saffet bey hanımının vereceği cevabı beklemeden kendini dışarı attı. Arabasına binip marketten bir şeyler almaya gitti. Çünkü hanımı: “Bizim bey, evde un var, yağ var. Bir şeker yok diye helva yapılmaz mı?, diyor. Gel şu helvayı sen yap ta biz görelim bakalım!” diyecekti.
* **
Saffet bey bir taraftan arabasını sürüyor bir taraftan da okuduğu kitapları kafasında değerlendiriyordu. Melbourne’nun göbeğinde Victoria caddesini geçip Nicholson’a geçecekti ki önüne eski bir sandalye çıktı. Hemen arabayı kırıp sandalyenin kenarından geçti.
- Aa! Yolun ortasında bu sandalyenin ne işi var?
Dedi Saffet bey. Gerçi büyük bir tehlikesi yoktu. Ama yine de görmeyen kimseler için önemli zararlar açabilirdi. Tam Saffet bey:
- Amaan sana ne! Yetkililer gelir kaldırır.
Diyecekti ki İmam Müslim’in Ebû Zerr (R)’tan rivayet ettiği şu hadis-i şerif aklına geldi: Nebiyy-i Muhterem (sav.) buyudular ki:
- Ümmetimin iyi ve kötü amelleri bana gösterildi. Onların güzel davranışları arasında insanlara eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırıp atmalarını gördüm1 .
Ardından şu hadisleri hatırladı:
- Eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırıp atmak, sadakadır2 .
- İnsanların yolu üzerinden taş, diken, kemik vs, gibi şeyleri kaldırmak sadakadır3 .
Saffet bey hemen geri döndü. Arabasını kenara çekti. Aşağıya indi ve kırık sandelyi alıp kenardaki büyükçe bir çöp kutusunun içine attı. Arkasından arabasına binip yoluna devam etti. İçinden: “Elhamdülillah. Bugün ki yaptığım en güzel iş bu oldu. Bir hadis-i şerifi uyguladım. Hem de Hz. Fahr-i Cihan’ın (asv.) ‘ümmetimin güzel işleri’ diye övdüğü bir işi yaparak. Rabbim sana şükürler olsun. Rasulullah’ın övgüsünü kazanacak bir iş yaptım” diyordu ki, polis arabaları, eskortlar, siren sesleriyle Saffet beyi “Kenara çek, kenara çek” diye durdurdular. Saffet beyin yüreği ağzına gelmişti. İki polis eskorttan indi. Saffet bey’in yanına gelerek:
- Lütfen arabadan aşağıya inin, dedi.
Saffet bey korku, heyecan ve hayretler içinde arabadan indi. Polisler:
- Arabaınızı kilitleyip bizim arabamıza binin, dediler.
Saffet bey denileni yaptı. Polis arabasının içinde heyecanı biraz geçtikten sonra:
- Afedersiniz memur bey! Heyecanımı mazur görün ama, acaba ne şuç işledim?, diye sordu. Polisler:
- Biz sadece bize emredileni yapıyoruz. Lütfen bize hiç bir soru sormayın. Çünkü cevap verecek ne bilgimiz ne de yetkimiz var, dediler.
Saffet bey, polislerin arasında Melbourne’daki en büyük plaza’lardan birisinin önüne geldi. İçeri girince polisler Saffet beyi siyah takım elbiseli iki sivile teslim ettiler. İri yapılı bu iki şahıs Saffet bey’in koluna girip asansöre doğru götürdüler. Masa başındaki görevliler, sekreterler, gelip geçen herkes Saffet bey’e garip, garip bakıyorlardı. Asönsöre binince en yüksek numara olan yirmi yedinci katın düğmesine bastılar. Bir dakika bile geçmeden yirmiyedinci katın kapısı açıldı. Dışarı çıktılar. Genişçe bir koridordan geçtiler. Yerde kırmızı halı döşeli. Duvarlar oldukça lüks ve işlemeli. Az sonra bir kapının önünde durdular. Siyah takım elbiseli, iri yapılı bu iki adam üstlerine başlarına bir çeki düzen verdiler. Kapı açıldı.
Saffet bey ve korumalar içeri girer girmez büyük bir alkış koptu. Yüzlerce insan. Ayakta alkışlıyorlar. Kocaman ve büyük bir salon. Flaşlar Saffet beyin yüzünde patlıyor. Neye uğradığını şaşıran Saffet beyi kürsüye doğru götürdüler. Kürsünün başında orta yaşlı bir kadın Saffet beye:
- Merhaba!, dedi. Alkışlar kesildikten sonra:
- İsminizi alabilirmiyiz?, diye sordu.
- Eee, Saffet! Saffet Bulut!
- Merhaba Saffet Bey. Benim ismim de Mary Parlock. Tanıştığımıza memnun oldum. Öncelikle sizi bu kadar heyecanlandırdığımız için özür dileriz. Ama bunun uzun bir hikayesi var. Eğer müsaade ederseniz size anlatalım.
- Beni daha fazla meraklandırmadan lütfen başlayınız, dedi Saffet bey. Orta yaşlı kadın konuşmasına şöyle devam etti:
- Bendeniz Avustralya’nın en büyük şirketlerinden biri olan BANEX firmasının sahibiyim. Buradaki insanlar da Avustralya’nın en seçkin bay ve bayanlarıdır. 1956 yılında Perth’te dünyaya geldim. Büyük babam Gelibolu’da hayatını kaybedince Perth’teki çiftliğimiz ailenin tek ferdi olan babama kalmış. Babam annemle evlendikten sonra bu çiftliği satarak Melbourne’da bir dükkan satın alıp ticatete atılmış. Daha sonra tıcaretini ilerleterek Banex firmasını kurmuş. 1986 yılında babam, 1994 yılında da annem vefat edince ailenin tek varisi olduğum için firma bana kaldı. O günden beri bir çok alanda faaliyet gösteren firmamız kısa zamanda Avustralya’nın en saygın şirketleri arasına girdi.
Saffet bey bütün bunların kendisiyle hiç bir alakasının olmadığını düşünerek “Bunları bana niçin anlatıyorsunuz?” diye soru sorup nezaketsizlik etmeden bayanı dinlemeye devam etti. Bayan Marry sanki Saffet beyyin bu düşüncesini sezmiş gibi konuşmasına şöyle devam etti.
- Biliyorum, bütün bu anlattıklarımla sizin hiç bir alakanız yoktur. Ancak bundan sonrasını dinlerseniz, meselenin hakikatine varacaksınız. Bendeniz 1980 yılında Monash üniversitesi sosyoloji bölümünü bitirdim. Daha sonra Oxford ve Cambridge’te mastır ve doktoramı yaptım. Her ne kadar şirket işleriyle meşgul olsam da akademik çevremden kopmamaya çalışıyordum. Öteden beri ülke ve toplum meselelerine özel bir merakım vardır. Ancak 2003 yılında elim bir trafik kazasında sevgili eşimi, sekiz yaşındaki kızımı ve beş yaşındaki oğlumu kaybedince, hayat benim için çekilmez hale geldi. Hele kızım Elizabeth’i rüyalarımda rengârenk çiçeklerle dolu bir gül bahçesinde kollarını açmış bana doğru koşarken görünce dayanamıyorum!..
Bayan Marry göz yaşlarını tutamadı. Hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Saffet beyin ve salondaki bazı insanların da gözlerinden yaşlar boşandı. Bayan Marry kendisini toparlayınca sözüne devam etti:
- Ancak bütün bu rüyalara karşı dayanmaya çalıştım. Kâinatta muhteşem bir düzenin ve olağanüstü bir şuurun olduğuna inanıyorum. Bu muhteşem şuur ne yaparsa yapsın mükemmel olduğuna inanıyorum. İşte bu nedenledir ki, bu rüyalardan sonra O şuuru araştırmaya karar verdim. Hiç şüphesiz ki ben vefat edince O şuura döneceğim. Ancak vefatımdan sonra geriye hiç bir vârisim kalmadığı için servetimin kime kalacağı hususunda avukatlarım mutlaka bir beyanatta bulunmam gerektiğini söylediler. Bu konuyu üç yıldan beri düşündüm. Bir çok şahıs zihmimden geçti. Bir çok insan çevremde dolanmaya başladı. Ancak bu insanlarınj gösterdikleri sevgi, ilgi ve alakaların hepsinin benim şahsım için değil de servetim için olduğunu anladım. Gülücükler atan sahte maskelerin arkasındaki çirkin yüzleri gördüm.
Salondaki bazı yüzler kararmaya, kızarmaya, bazı gözler yere bakmaya başladı. Bayan Marry sözlerine devam etti:
- O nedenledir ki, bu insanları buraya toplayarak avukatlaımın huzurunda servetimi bugün kime bırakacağımı ilan edeceğimi söyledim. Servetimi bırakacağım şahsı O şuurun belirlemesine karar vermiştim. Korumalarıma yolun ortasına kırık bir sandalye atmalarını emrettim. Binanın köşesine koyduğum dijital bir kamerayla bu sandelyeyi kimin ortadan kaldıracağını, böylece kiminsosyal ve toplum melelerine duyarlı olduğunu, halkın ve âmmenin menfaatını gözettiğini, toplum yararını kendi yararından önde tuttuğunu tespit etmek istedim. Servetimin de ancak ve ancak böyle bir kimseye lâyık olacağına karar verdim. Kameradan izlerken bir çok insan o sandelyenin kenarından geçip gittiler. Ancak siz geri dönüp o sandelyeyi kenara attınız. Hemen telsizle aşağıda bekleyen korumalarıma sizin plakanızı araba bilgilerinizi ve bulunduğunuz yolu bildirip sizi bana getirmelerini emrettim. Burada bulunan şahıslara da servetimi biraz sonra korumalarımın arasında bu salondan içeriye girecek olan kimseye bırakacağımı ilan ettim...
Ne diyeceğini bilemeyen Saffet bey anlatılanlara inanamayarak:
- Şaka yapıyor olmalısınız, diyebildi.
- Şaka değil Saffet bey, dedi bayan Marry. “Hepsi gerçek. İşte bu kadar basın mensuplarının ve avukatlarımın huzurunda ben vefaat ettikten sonra servetimin size kalacağına dair evrakı imzalıyorum, dedi.
Salondaki alkış sesleri ve tebrik kutlamaları Saffet Bey’i âdeta sarhoş ediyordu. “Aman Allahım! Bu neyin nesi?, diyebildi. İnansa mı? İnanmasa mı? Saffet beyin şaşkınlığını Bayan Marry bozdu:
Biliyorum Saffet bey, sizin halinizi anlıyorum. İnanmak gerçekten çok zor. Bu tür durmlarda her ihtimale karşı doktorlarımın da hazır bulunmasını istedim. İşte şu gördükleriniz benim aile doktorlarımdır. Doktorlar:
- Merhaba Saffet bey, tebrikler, dediler. Bayan Marry:
- Şimdi sizi dinleyelim Saffet bey. Mutlaka söyleyecek çok şeyiniz vardır ama her şeyden önce, isterseniz o sandalyeyi niçin alıp kenara attığınızdan başlayalım.
Saffet bey mikrofona geldi. Salondakilere döndü. İçinden Allah’a hamd, Rasûlü’ne salat ve selam ettikten sonra sözlerine başladı. Evinden çıktığını, hanımıyla konuştuklarını teker, teker anlattı. Kırık sandalyeyi görünce kenarından geçip tam “Amaan sana ne! Görevliler gelip atar” diyecekken Hz. Muhammed (sav.)’in:
“Ümmetimin güzel ve çirkin işleri bana gösterildi. Ümmetimin güzel işleri arasında yoldan gelip geçenlere eziyet veren bir şeyi kaldırıp atmalarını gördüm”4
Sözünü hatırladığını ve böylece geri dönüp sandalyeyi çöp kutusuna attığını söyledi. Bayan Marry araya girek:
- Çok ilginç! O sandalyeyi kenara atmayı Muhammed mi öğütlüyor?, diye sordu. Saffet bey:
- Evet efendim. Hatta bir başka hadis-i şerifinde “Îman altmış küsür dala ayrılır. En yüksek derecesi Allah’tan başka ilah yoktur sözü en düşük derecesi de (insanlara) eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırıp atmaktır”5 buyuruyor. Yani sizin anlayacağınız, o sandalyeyi kaldırıp atmak benim bir mümin olduğumu ıspatlamaktadır. Aksi takdirde imanın en düşük derecesini yapmadığımdan dolayı imanım tehlikeye girecek ve iyi bir mümin olamayacaktım. Bu hayatta iyi bir mümin olursam ancak ölüm ötesi hayatta ebedi güzelliklerin kaynağına ulaşabilirim.
Bu sefer salondakilerin bir kısmı Saffet bey’in anlattıklarını ilgiyle dinlemeye başladılar. Bayan Marry yine araya girerek:
- Çok ilginç! Biz Muhammed’in getirdiği şeylerin çöl ile alakalı olduğunu sanırdık. Oysa siz onun bir sözüyle Melbourne’nun göbeğinde nice gazetecilerin, nice öğretmenlerin, nice zenginlerin alıp kenara atmadığı bir eziyeti yoldan kaldırıp attığınızı söylüyorsunuz. Anlattığınız şeylerden topluma zarar vermemek, toplum şuuru , hayat , inanç, güzel davranışlar ve ölüm ötesi mutluluk gibi konularda öyle muhteşem bir alâka ve sonuç çıkarılabilir ki bunlar bir çok filozofun ulaşamadığı şeylerdir.
Saffet Bey:
- Evet efendim, doğru söylüyorsunuz. Ancak bir noktayı açığa çıkarmama lütfen müsaade ediniz. Hz. Muhammed’in (en güzel selamlar onun üzerine olsun) çölün ortasında dünyaya geldiği doğrudur. Ancak o, çölün ortasında öyle bir medeniyet kurdu ki, dünya tarihini değil dünyanın geleceğini de aydınlatan bir medeniyet!.. Vahşeti, karanlığı, cehaleti yıkıp yerine sevgi, barış, adalet, fazilet, kardeşlik, ilim, erdem, ve hikmeti yerleştiren bir medeniyet!.. Binalar, para, şehvet ve tuzaklar üzerine kurulan bir hayat değil, yaratıcıya kulluk ve teşekkür üzerine kurulan bir medeniyet!.. O’nun binlerce hikmet dolu sözlerinden sadece bir tanesi bile aradan asırlar geçmesine rağmen Melbourne’nun göbeğinde sizi etkiliyor. Hem de bütün servetinizi fedâ ettirecek kadar! Bakınız sizlere O’nun konumuzla ilgili bir başka sözünü hatırlatayım. Hazreti Ebû Hureyra (r) anlatıyor. Nebiyy-i Muhterem (sav.) buyurdular ki:
“Andolsun ki ben (miraç gecesi) cennette nimetten nimete koşan (nimetler içinde yüzen) bir adam gördüm. (Bu adamın hangi sebepten dolayı cennete girdiğini sorduğumda) Müslümanlara eziyet veren bir ağaç dalını yolun ortasından kesip kaldırdığı için (cevabı verildi)”6 .
Bir başka rivayette:
“Adamın biri, yol üzerinde bir ağaç gördü ve ‘Allaha yemim ederim ki bunu Müslümanları rahatsız etmemesi için buradan kaldıracağım’ dedi. (Kaldırdı ve) Bu yüzden cennete konuldu ”7.
Diğer bir rivayette:
“Bir adam yolda yürürken yol üzerinde bir diken dalı buldu ve onu yoldan uzaklaştırdı. Bu sebeple Allah ondan hoşnut oldu ve onu bağışladı”8 .
Bayan Marry duyduklarına inanamıyordu. İnsanlara zarar veren bir ağaç dalını yol kenarından kesip attığı için cennette nimetten nimete koşan bir adam!.. Yol üzerinde bulduğu bir diken parçasını alıp kaldıran bir adamdan Allah’ın hoşnut olması ve onu bağışlaması!..
- Bütün bunları Muhammed’ mi söylüyor?, diye sordu bayan Marry.
- Evet efendim, dedi Saffet bey. “O’nun başka konularda bunun gibi daha nice hikmet dolu sözleri vardır. O, beşerin Efendisidir. O, dünyanın en nazik, en kibar, en bilgili, en kalbi sevgi ve merhamet dolu insanıdır. O’nun getirdiği ölçüler, sadece insanlar için değil, hayvanlar, bitkiler cansız varlıklar ve bütün âlemler için birer rahmet ölçüleridir. Dürüstlüğünü, doğruluğunu, güvenirliliğini düşmanlarının bile tasdik ettiği en güzel insandır. Peygamberlerin sonuncusu, Allah’ın Elçisidir. En güzel selamlar O’nun üzerine olsun...
Bayan Marry hayretler içinde:
- O’nun başka konularda herhangi bir sözünü daha söyleyebilirmisiniz?
- Tabî efendim, dedi Saffet bey. “İslamın ne yüce bir merhamet nizamı olduğunu gösteren O’nun sözlerinden bir başka sözü size hatırlatayım:
“Hazreti İbn-i Abbas (r) rivayet ediyor: Allah elçisi (sav.), Allah Teâlâ’dan naklettiği bir hadis-i kudsî’de şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ iyilikleri ve kötülükleri yazdı. Sonra şunları açıkladı: Her kim bir iyilik yapmaya niyet eder de o iyiliği yapamaz ise, Allah Teâlâ o (iyiliği yapmış gibi) o kimseye (bir ödül) yazar. Eğer bir kimse iyilik yapmaya niyet eder sonra da o iyiliği yapıp uygular ise, Allah Teâlâ on katından başlayıp yediyüz katına kadar, hatta daha fazlasıyla sevap yazar. Kim bir kötülük yapmaya niyet eder, sonra da o kötülüğü yapmaktan vazgeçerse, Allah Teâlâ o kimseye tam bir iyilik yazar. Şayet bir kötülük yapmaya niyet eder, sonra da vazgeçmeyip o kötülüğü yapar ise, Allah Teâlâ o kimseye (yalnızca) bir günah yazar9.
Bayan Marry:
- Bunlar ne yüce değerler! Vicdanda bile iyiliğe teşvik eden ne güzel ölçüler!.. Kulunun yaptığı iyiliği en az on katıyla ödüllendiren Merhametli Allah!.. Kulu kötülükten vazgeçti diye kuluna sevap yazan Allah!..
Bu sözlerin ne anlama geldiğini iyi bilen bayan Marry’nin basın danışmanı yahudi asıllı Mr. Bob Rock konuyu başka tarafa çekmek için araya girdi:
- Efendim, son zamanlarda yoğun çalışmalarınızdan dolayı aşırı yoruldunuz. Kararlarınızı salim bir kafayla değerlendirmek için Tazmanya’da güzel bir tatile ne dersiniz?
Bayan Marry Mr. Bob’un sözünü keserek:
- Benim bedenim değil ruhum yorgun Mr. Bob. Bu güne kadar beni yanlış yönlendiren, menfaat ve çıkardan başka bir şey gözetmeyen sizin gibi insanların arasında ruhum yoruldu Mr. Bob. Anladınız mı ruhum yoruldu!? Bu adamı bügün bana vicdanımın derinliklerinde sakladığım O “Yüce Şuur” gönderdi. Sizin tehlike ve tuzaklarınıza karşı hep kendisine güvendiğim O Yüce Şuur!.. Hem siz medya mensupları değil misiniz ki, bunca yıldır bize Hz. Muhammed’i yanlış tanıtan... O’nu savaşçı ve kaba gösteren... Yukarıdaki sözleri söyleyen birisi nasıl kaba ve kavgacı olabilir?! O’nu nasıl olur da yanlış tanıtıp insanları aldatabiliyorsunuz?! Meğer O, çölün ortasında yetişen bir gül’müş... Kalbinde taşıdığı sevgi ateşi çölün sıcağını söndüren bir kandil’miş. Ölü kalpleri dirilten mesajlarla kuruyan gönülleri sulayan bir ay’mış. Vahşetin altında kıvranan dünya insanlığına kurtuluş elini uzatan bir nur’muş!.. Affet bizi güzel insan affet!.. Bu güne kadar seni tanıyamadığımız için bizi affet!..
Bu sözler karşısında gözleri yaşla dolan Saffet bey bayan Marry’ye dönerek:
- Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum hanımefendi. Siz bugün bana hayatımın en büyük hazinesini verdiniz. Size nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum!..
Tam bu arada salondaki bazı bay ve bayanlar “Bu kadar servetin üzerine konarsan nasıl teşekkür edeceğini bilemezsin tabi” diye mırıldanıyorlardı ki Saffet beyin sözleriyle cümleleri boğazlarında kaldı:
- Zira, O yüce insan “Sizin elinizle bir insanın hidayete ermesi, sizin için dünya ve dünyanın içindeki herşeyden daha değerlidir” buyuruyor. O güzel insanı kabul etmekle bügün siz benim bir dünya kazanmama vesile oldunuz. Size gerçekten nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum hanımefendi! Sizin servetinize gelince, onun değeri bir Melbourne’u bile satın almaya yetmez. Bu kadar insanın huzurunda, o servetin hepsini, Afrika’daki aç insanlara ve Hz. Muhammed’in (sav.) sözlerini dünya insanlığına tanıtmak için kurulacak olan bir vakıfa bağışlıyorum...
H. FEHMİ ÇİÇEK
2 Aralık 2006 - Melbourne
1 Müslim, Mesâcid 57. Ibn-i Mace, Edeb 57.
2 Buhari, Sulh 11, Cihad 72. Muslim, Zekat 56. Ebû Davûd, Edeb 160
3 Müslim, Zekat 54.
4 Müslim, Mesâcid 57. Ibn-i Mace, Edeb 57
5 Müslim, Îman 58. Buhari, İman 3. Ebû Dâvut, Sünnet 14. Nesai, İman 16. Tirmizi, Birr 80, İman 16. İbni Mace, Mukaddime 9.
6 Müslim, Birr 129
7 Müslim, Birr 128
8 Buhari, Ezan 32, Mezalim 28
9 Buhari, Rikâk 31. Müslim, İman 207, 259. |