Warning: session_start() [function.session-start]: Cannot send session cache limiter - headers already sent (output started at /home/fehmicic/public_html/sunnet/sunneteyonetilenitirazlar.php:1) in /home/fehmicic/public_html/includes/top.php on line 2
Hasan Fehmi Cicek
 

 
      ANA SAYFA
      HAYATI
      ŞİİRLERİ
      HİKAYELERİ
      KİTAPLARI
      MAKALELERİ
      DÜNYA GAZETESİ YAZILARI-MELBOURNE
      ÇOCUKLAR İÇİN
      İLETİŞİM BİLGİLERİ


   BİZANS İMPARATORU
HERAKLIUS HADİSİ
  
    SÜNNETE YÖNELTİLEN İTİRAZLAR VE ELEŞTİRİLER

İslam tarihi boyunca, dalâlete düşen bir kaç grup dışında, sünnetin kaynak değerini ve hadisleri inkâr eden bir taife ortaya çıkmamış, ümmetin büyük bir çoğunluğu ve sâlih ulemâsı sahîh hadisleri hüccet olarak kabul etmiş ve onlarla amel etmişlerdir.

Dalâlet ehli fırkaların sünnete yaptıkları itirazların kökünü sahabe dönemine dayandırmak mümkündür. Hiç şüphesiz ki Allah Rasûlü sallallâhü aleyhi vesellem'in sünnetini en iyi bilenler, O sevgilinin sohbetinde yetişen ve O'nun eğitiminden geçen sahabelerdir. Ashâb-ı Kirâm'dan İmran bin Husayn, radıyallâhü anh, Hz. Peygamber'in (sav.) sünnetinden bahsederken adamın biri:

  • Ey Ebâ Nüceyd! Bize kurandan bahset!(Kuran bize yeter, sünneti bir kenara bırak), dedi. Bunun üzerine İmran (ra.):
  • Sen ve senin gibiler kuran'ı okuyorsunuz (öyle değil mi?). Bana, kuran'da namazdan ve namazın içindeki davranışlardan bahsedebilirmisin? Bana altının, sığırın, devenin ve diğer malların zekâtından bahsedebilirmisin? Sen yok iken ben Hz. Peygamber (sav.) ile beraberdim (Kuran'ı bize Hz. Peygamber (sav.) açıklayıp öğretti), diye adama çıkışmıştı.

Daha sonra İmran bu adama Hz. Peygamber'in (sav.) zekât konusundaki açıklamalarını anlattı. Adam bunun üzerine:

  • Beni ihyâ ettin, Allah da seni ihyâ etsin, dedi.

Bu olayı bize nakleden tâbiîn'in ileri gelen âlimlerinden Hasan-ı Basrî:

  • Bu adam daha sonra müslümanların fakihlerinden oldu, demiştir.

 

İmam Suyûtî, "Miftâhu'l-Cenne Fi'l-İhticâc Bi's-Sünne (Cennetin Anahtarı Sünnet ile Amel Etmektedir)" adlı küçük hacimli, ancak çok kıymetli eserinde "Peygamberlik aslında Hz. Ali'ye aitti. Cebrail şaşırdı ve vahyi Muhammed'e indirdi" diyen Gulât-ı Râfizî'lerin sünneti delil olarak kabul etmediğini ve "Kuran bize yeter. Kuran'ın dışında hiç bir kaynak kabul etmeyiz" dediklerini bize nakletmektedir.

Aslında "Kuran bize yeter" diyerek hadisleri inkâr eden gruplara karşı İmam Suyûtî'den çok daha önce cevap veren İmam Şâfiî (Rahmetullahi Aleyh) olmuştur. İmam Şâfiî "El-Ümm" adlı muhteşem eserinin "Kitâbü Cemâi'l-İlim" bölümünde bu gibi dalâlet ehli kimselerin sünnet etrafındaki şüphelerini çürüterek gerekli reddiyeleri vermiştir.

Zaman içinde uzun süredir hiç seslendirilmeyen sünnete yönelik itirazlar özellikle hilafetin yıkıldığı dönemlerde batı sömürgeciliğinin etkisi ve "London Unıversity" gibi oryantalist okulların açılmasıyla İslam dünyasında yeniden gündeme getirilmiştir. Yirminci asrın başında, Mısır'da Reşit Rıza'nın "El-Menâr" adlı dergisinin yedi ve onikinci sayısında Tevfik Sıdkî'nin "İslam sadece Kurandır" başlığı altında iki makalesi yayınladı. Bu makalelerden hareketle Ahmet Emin, İsmail Edhem ve Ebû Reyye gibi kişilerin ve onların izinden giden diğer İslam ülkelerindeki temsilcilerinin sünnet etrafındaki şüphelerini kısaca şöyle özetleyebiliriz:

"Hiç şüphesiz ki "Zikr (Kuran)"ı biz indirdik ve onu muhafaza edecek de biziz" ayet-i kerimesi, Allah Teâlâ'nın sadece kuran'ın muhafazasını kendi üzerine aldığını göstermektedir. Eğer Sünnet te Kuran gibi delil ve huccet olsaydı Allah Teâlâ onun da muhafazasını üzerine alırdı.

Onların bu şüphesine asrımızda yetişen değerli İslam âlimi Prof. Dr. Mustafa es-Sibâî şöyle cevap vermektedir: "Bu ayet-i kerimedeki "zikr" kelimesi sadece kuranla sınırlandırılamaz. Bilakis buradaki zikir kelimesinden kasıt; Allah'ın, Hz. Peygamber ile birlikte gönderdiği dindir, İslamdır. Allah Teâlâ bu âyet-i kerimede bizlere dinin muhafazasını kendi üzerine aldığını beyan etmektedir. Çünkü Nahl sûresinin 43. âyet-i kerimesi buna delâlet etmektedir: "Fes'elû Ehlez-Zikri İn Küntüm Lâ Teğlemûn (Eğer bilmiyorsanız Zikr ehline sorun)". Yani din alimlerine, ehliyetli din bilginlerine, ilmiyle amel eden İslam alimlerine sorun. Zikr kelimesini sadece kuranla sınırlandırmak bu ayete ters düşer. Zira kuranı kerimi çok iyi okuyan bir çok hafızlar olmasına rağmen bunların çoğu dinde âlim ve bilgin değildirler. Arapça, Tefsir, Hadis, Fıkıh, Siyer, Akide ve diğer İslâmî ilimleri bilmiyorlar. Eğer Zikr kelimesini Kuranla sınırlandırırsanız, o zaman, bu âyet-i kerimeyi "Eğer bilmiyorsanız, Arapça, Tefsir, Hadis, Fıkıh, Siyer gibi İslâmî ilimleri bilmeseler de güzel sesli iyi kuran okuyanlara sorun" şeklinde anlarsınız ki böyle bir anlayış kurana ters olur. Zira, Zikr ehli, yani kuran ehli, ancak ve ancak Arapça, Tefsir, Hadis, Fıkh, Siyer ve diğer İslâmi ilimleri çok iyi bilmekle olunur. Çünkü bu ilimlerin hepsi Kuranın açıklaması, detayı ve tafsilatıdır. Bu ilmleri bilmeden Zikr ehli olmak mümkün değildir. Hakikaten tarihî delillere baktığımızda, bu ilimlerin İslam coğrafyasında neşet etmesi, gelişmesi ve zirveye ulaşması ve ilmiyle amel eden, sahasında uzman islam alimleriyle Allah Teala, insanlığın kurtuluşu için gönderdiği yüce kitabı Kuran-ı Kerimi bozulmaktan, tahrif olmaktan, heva ve heveslere göre yorumlamaktan korumuştur.

Bu nedenle, Hicr suresi dokuzuncu âyet-i kerimede geçen "Zikr" kelimesi sizin kastettiğinizden daha kapsamlı ve daha geniştir. Kuran'ı da içine alır, kuran ile birlikte neşet eden diğer islâmî ilimleri de içine alır. Böylece İslâm dini kıyâmete kadar sapasağlam bir şekilde bâki kalmaya devam edecektir.

Hiç şüphesiz ki Allah Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'i muhafaza ettiği gibi, İmam Ahmed bin Hanbel'leri, İmam Mâlik'leri, İbn-i Şihâb ez-Zührî'leri, İmam Buhârî'leri, İmam Müslim ibnü Haccâc el-Kuşeyrî'leri, Ebû Dâvûd es-Sicistânî'leri, İmam Tirmizî'leri ve diğer sünnet alimlerini göndererek, elçisi Muhammed aleyhissalâtü vesselâm'ın sünnetini de muhafaza etmiştir. Bu imamlar ve daha isimlerini sayamadığımız niceleri (Allah onların hepsinden râzı olsun), Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm'ın sünnetini muhafaza etmek için, sahîh olanlarını sahîh olmayanından ayırmak için, Beşerin Efendisi'nin sözlerini gelecek nesillere aktarmak için ömürlerini çürüttüler... Ailelerinden, çocuklarından ve sevdiklerinden ayrılıp yollarda ter döktüler... Çöllerde sıcak güneşin altında kavruldular... Allah Rasûlü'nün sünnetini tahrif etmek isteyenlere karşı direndiler... Gerektiğinde zindanlara düşüp kırbaç yediler... Ama yine de O sevgilinin sünnetinden ayrılmadılar... Uykusuz kaldılar, aç kaldılar. Geceleri rahle başında uyudular... Mum ışığı altında sünneti bazen şerheden, bazen özetleyen, bazen kapalı gelen yönlerini açıklayan, bazen doğru sözün kaynağına götüren kıstasları gösteren eserler yazdılar. Onların, dünya tarihinde hiç bir ümmette görülmeyen bu eşsiz gayretleri, çalışmaları ve fedâkârlıkları sonucunda Allah Rasûlü'nün (asv) sünneti muhafaza edildi. Kaynaklara geçti. Tahrif ve tebdilden korundu. Doğrusunu yanlışından ayıracak ölçüler konuldu ve sapasağlam bir şekilde sünnet kitaplarımızdaki yerini aldı. Allah onlardan ve Sünnet-i Seniyyey-i Muhammedî'ye hizmet eden bütün âlimlerimizden râzı olsun...

"Zikr'i biz indirdik, onu muhafaza edecek te biziz" âyet-i kerimesi hakkında büyük İslam âlimlerinden İbn Hazm şöyle demektedir: "Allah Teâlâ'dan gelen her vahyin "Zikr" olduğuna Arap dili otoriterleri ve İslam hukuku (Fıkıh) alimleri arasında hiç bir ihtilaf yoktur. Şeksiz şüphesiz bir şekilde vahyin hepsi Allah tarafından muhafaza edilmiştir. Allah tarafından muhafaza edilen hiç bir şeyin zâyi olması, tahrif edilmesi veya değişikliliğe uğraması mümkün değildir".

Daha sonra İbn-i Hazm bu ayet-i kerimede geçen "Zikr" kelimesini sadece kuran ile sınırlayanlara şöyle der: "Bu yalan bir iddiadır. Burhandan uzaktır. Hiç bir delil olmadan "Zikir" kelimesinin kapsamını sınırlandırmaktır. "Zikir" kelimesi Hz. Peygamber'e (sav.) indirilen herşeyi içine almaktadır. Bu indirilen ister kuran olsun isterse de onu açıklayan sünnet olsun"

Bu küçük risalemizde sünnetin etrafına atılan bütün şüpheleri ve onlara verilen cevapları bütün detaylarıyla zikredecek değiliz. Dileyenler tafsilatli bilgi için gösterdiğimiz kaynak eserlere müracaat edebilirler. Ancak biz burada meselenin bir başka boyutuna değineceğiz:

Türkiyede "Kuran bize yeter" diyerek hadisleri inkar edenler yeni bir şey getirmemişlerdir. Aslında onlar asrın başında Mısırda cereyan eden Tevfik Sıdkî, Ebû Reyye gibi kimselerin, daha da geriye gidecek olursak "Vahiy Ali'ye inecekti. Cebrail şaşırdı Muhammede indirdi!!!" diyen Râfizî'lerin görüşlerini temsil etmektedirler. Bunlar Râfizîlik'i Türkiye'de yaymaya çalışıyorlar. Başta İmam Şâfiî olmak üzere, İmam Suyûtî, İbn-i Hazm gibi alimlerimiz ve diğer sâlih ulemâmız bunlara en güzel cevapları verip tarih içinde bunları susturmuşken nasıl oldu da son yıllarda bu fikir İslam dünyasında ve ülkemizde tekrar canlandırılmıştır? İşte bu nokta üzerinde hassâsiyetle durmamız gereken ince bir noktadır.

Hiç şüphesiz ki Sünnetin İslam dininde çok büyük bir ehemmiyeti ve yeri vardır. Rasulullah (sav.) canlı bir Kurandı. Kuranın canlı bir uygulamasıydı. Onun içindir ki Yüce Rabbimiz onu bize "Üsve-i Hasene" "en güzel örnek model" yaptı. Kuranın açıklaması, detayı ve uygulama şekli Rasulullah'ın sünnetinde yatmaktadır. Bu nedenle "Kuran bize yeter, her şey kuranda var, kuran müslümanlığı" gibi ilk bakışta mâsumâne gibi gelen kelimeler arkasına sığınarak sünnet etrafına şüphe tohumları ekmeye çalışanlar, yarın hedeflerine ulaşınca bu sefer Kuranı kendi heva ve heveslerine göre yorumlayarak bu ilahi dini içten çökertmeye yönelik tehlikeli bir yola girmişlerdir. Nitekim daha şimdiden bazıları kuranda "Namazı kılın" ilahî emrini "namaz sözlükte dua" anlamına gelmektedir. Ben günde beş defa değil on defa dua ediyorum" diyerek namazı, yani dinin direğini terketmeye başlamışlardır. Daha bunun gibi bir çok kuran ayetini ve kuran hükümlerini heva ve heveslerine göre tevil ederek, eski ümmetlerin yaptığı gibi kitabı kendilerine uydurmaya çalışıyorlar. Böylece haçlı ordularıyla kuvvet kullanarak bin yıldır yıkamadıkları bu ümmeti içerden yıkmaya çalışacaklardır. Nitekim bunların ortaya attıkları şüphelerin etkisiyle bir çok insan sahih hadisleri bile reddetmeye başlamışlardır. Kendi içtimaî, siyasî veya özel fikirlerine ters düşen bir hadisle karşılaştıkları zaman hemen “Bu sahih değildir. Peygamber böyle şey söylemez" diyerek reddediyorlar. Hiç bir delile, ilmi gerçeğe dayanmadan... Neyi reddettiğini bilmeden.... Ne yaptığının farkında olmadan....

Bu nedenle Sünnet meselesi son derece vahim, son derece önemli bir meseledir. Aslında Sünnete yapılan saldırılar bizzat kurana ve dine yapılan saldırılardır. Çünkü hadisler olmadan, her önüne gelen kuranı kendi hevâ ve hevesine göre yorumlayacaktır. Meselâ:

"İman edip salih amel işleyenlere yedikleri- içtiklerinden dolayı bir günah yoktur" âyet-i kerimesini alıp içkinin helal olduğunu ileri süreceklerdir. "Eğer iman edip salih amel işliyorsanız içki içmenizde bir sakınca yoktur" diyeceklerdir. Halbuki sünnet kitaparımızdan öğrendiğimize göre içkinin haram olmadığını iddia eden bazı kimselere İbn-i Abbas (rhuma): "Bu âyet-i kerime nâzil olurken ben Allah Rasûlü'nün yanındaydım. "Ey iman edenler! Hiç şüphesiz ki içki, kumar, fal ve şans okları, dikili putlar şeytanın işinden bir pisliktir. Onlardan uzaklaşın" âyet-i kerimesi nâzil olunca bazı sahabeler geldi ve "Yâ Rasûlellah! Bu âyet nâzil olmadan önce içki içip te şu anda ölmüş olan kardeşlerimiz var. Bunların durumu ne olacak?" diye sorduklarında "İman edip salih amel işleyenlere yedikleri içtiklerinden dolayı bir günah yoktur" âyet-i kerimesi nâzil oldu" demiştir.

Bakınız, bu ve buna benzer bir çok örnekte görüldüğü gibi Sünnet ve hadisler olmadan bakınız kuran nasıl tahrif edilmektedir!? Din nasıl bozulmaktadır!? İlâhî hükümler nasıl kuşa çevrilmektedir!? Zaten Sünnete karşı gelenlerin yapmak istedikleri ve ulaşmak istedikleri hedef te budur. Nasıl ki Allah'ın İsâ aleyhisselam ile birlikte indirdiği ilâhî dini putperest, müşrik Roma anlayışıyla uyuşturarak bu ilâhi dini protestanlaştırdılar iseler, şimdide aynı şekilde insanlığı zulmün, karanlığın, cehâletin her çeşidinden kurtarıp ilâhî adalete ve nûra çıkarmak için gönderilen İslâmı da kuşa çevirip, hevâ ve hevesleriyle uyuşturarak protestanlaştırmaya çalışıyorlar. Bu ise, sadece müslümanlar için değil bütün bir insanlık için çok büyük bir zulümdür. Zira insanlığın kurtuluşu ilâhî hükümlerdedir. Akıl ve tarih bunu ıspat etmektedir. Eğer siz ilâhî hükümleri bozarsanız milyonlarca insanın saadeti ve mutluluğu ile oynarsınız. Böylece hiç bir sırtın taşıyamayacağı kadar ağır bir zulmün altına girmiş olursunuz ki Allah böyle bir ağır suça ortak olmaktan bizleri muhafaza eylesin.

Çok enterasandır ki, İbn Hazm asırlar öncesinden herhalde meselenin ne kadar vahim olduğunu görmüş olmalı ki, Âmidî'nin "El-İhkâm Fî Usûli'l-Ahkâm" adlı eserinde aynen şöyle demiştir: " Velev enne İmraen kâle Lâ ne'huzü İllâ mâ vecednâ fîlkurân lekâne kâfiran bi İcmâil Ümme" Eğer bir kimse "biz sadece kuranda bulduğumuzu alırız" der ise, ümmetin icmasıyla kâfir olur"

Dârimî süneninde sahih bir sened ile sahabe El-Mikdâm b. Ma'diyekrib'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

عن المقدام بن معد يكرب الكندي : ان رسول الله صلى الله عليه وسلم حرم أشياء يوم خيبر الحمار وغيره ثم قال ليوشك الرجل متكئا على أريكته يحدث بحديثي فيقول بيننا وبينكم كتاب الله ما وجدنا فيه من حلال استحللناه وما وجدنا فيه من حرام حرمناه ألا وإن ما حرم رسول الله فهو مثل ما حرم الله

Rasulullah (sav.) hayber günü eşek etini ve bazı diğer şeyleri haram etti sonra şöyle dedi: Yakında adam koltuğuna yaslanarak benim bir hadisimi duyduğunda "Bizimle sizin aranızda Allah'ın kitabı vardır. Allah'ın kitabında her ne helal bulursak onu alıp helal kabul ederiz. Allah'ın kitabında her ne haram bulursak onu da haram kabul ederiz" diyecek. Dikkat edin! Allah Rasulünün haram kıldığı şeyler Allah'ın haram kılması gibidir"

İmam Ebû Dâvud Sünen'inde Rasûlullah (sav.)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir:

" لا ألفين أحدكم متكئا على أريكته يأتيه الأمر من أمري مما أمرت به أو نهيت عنه فيقول لا ندري ما وجدنا في كتاب الله اتبعناه

Sizden hiç birinizi koltuğuna yaslanmış olarak benim emirlerimden bir emir yasaklarımdan da bir yasak kendisine geldiğinde "Biz böyle bir şey tanımıyoruz. Sadece Allah'ın kitabında bulduğumuz şeylere tâbi oluruz" diyor olarak görmeyeyim"

 

UYDURMA HADİSLER

Burada hemen bir noktayı izah edelim. Acaba Allah Rasûlü sallallahü aleyhi vesellem'in hadislerine hiç mi yalan karıştırılmamıştır? Hiç mi hadis uydurulmamıştır? Aslı astarı olmadığı halde hadis diye İslam ümmetinin arasına hiç mi yalan haberler atılmamıştır?! Elbette ki çeşitli maksat ve gayelerle bir çok yalan ve uydurma hadisler ortaya atılmıştır. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi Allah Rasûlü sallallahü aleyhivesellem'in sünnetini muhafaza etmek için ömür tüketen hadis uleması bunların hepsini birbirinden ayırmış, çıkarmış, ayıklamış ve hangisinin doğru hangisinin yalan olduğunu beyan eden eserler yazmışlardır. Sadece bir misal olsun diye şu örneği vereceğiz:

Halife Abdurrahman el-Mehdî zamanında İslam ümmetini içten parçalamak için müslüman kimliğine bürünüp hadis uyduran bir zındık yakalanır ve idam edilir. İdam sehpasına giderken zındık geriye dönüp halifeye şöyle seslenir:

  • Ey halife! Sen istediğin kadar beni idam et! Ben sizin ümmetinizin içine tam yüz tane hadis uydurup yaydım.

Bu cümleye halife şöyle karşılık verir:

  • Ey zındık kâfir! Sen istersen yüz değil yüz bin hadis uydursan bile bizde Yahyâ bin Maîn gibi öyle hadis alimleri var ki, bunların hepsini bize bulup çıkarır, doğrusunu yanlışından ayırır.

 

Uydurma ve zayıf hadislerin hangisi olduğunu beyan eden eserlerden bir kaçı şunlardır:

  • "El-Mevzûât", Hâfız Ebu'l-Ferec el-Cevzî
  • "Ed-Dürrü'l-Mültekat Fî Tebyîyni el-Galat", Ebu'l-Fazl Hasan bin Muhammed es-Sağânî (v.650 h.)
  • "Tezkiratü'l-Mevzûât", İbnü Tâhir el-Makdisî (v.507 h.)
  • "El-Leâliu'l-Masnûah Fî'l-Ehâdîsi'l-Mevzûah", Celâlüdin es-Suyûtî
  • "El-Fevâidü'l-Mecmûah Fîl-Ehâdîsi'l-Mevzûah", İmam Şevkânî

 

Halk arasında dolaşan meşhur sözlerin gerçekten hadis mi, yoksa uydurma mı? Eğer hadis ise sahih mi zayıf mı? Olduğunu beyan eden ve bunların kaynaklarını bildiren eserlerden bir kaçı da şunlardır:

  • El-Leâliu'l-Mensûrah Fîl-Ehâdîsi'l-Müşteherah", İmam Zerkeşî
  • "El-Mekâsıdü'l-Haseneh Fîl-Ehâdîsi'l-Müşteherah", İmam Sehâvî
  • "Keşfu'l-Hafâ ve Müzîli'l-İlbâs Ammâ İştehera Minel-Ehâdîsi Alâ Elsineti'n-Nâs", İmam Aclûnî
  • "Temyîyzü't-Tayyibi Minel-Habîs Fîmâ Yedûru Alâ Elsineti'n-Nâsi Mine'l-Hadîs", İbnü'd-Dîybag eş-Şeybânî

 

Hâkim en-Neysabûrî, el-Müstedrek 1/109-110

Suyûtî, Miftahu'l-Cenne sh. 3. İmam Suyûtî bu kıymetli eserinde Sünnete itiraz eden böyle dalâlet ehli fırkaları zikrederek onlara gerekli cevapları ve reddiyeleri vermektedir. Bu konuda geniş bilgi almak isteyenler bu kitaba müracaat edebilirler (Müellif).

Cuma günleri sabah namazından sonra Fatih camisinde katıldığım hadis derslerinin birinde, altmışlı yılların ezher mezunu ve Muhammed Zahid el-Kevserî'nin talebesi olan muhterem Emin Saraç hoca bizlere şöyle demişti: (Yukarıda zikredilen şahıslarla birlikte) Cemalettin Afgani'nin akımı Mısır'ın iç ve dış siyasi çevrelerinin de desteğiyle Ezher ulemasını etkilemeye çalışıyordu. Ezher uleması üzerindeki bu baskılar o kadar artmıştı ki Ezher uleması "Biz neredeyse bu akıma kendimizi kaptıracaktık. Ancak Akdenizden iki adam çıkıp geldi ve bizi kurtardı. Birincisi (son dönem Osmanlı Şeyhulislam'larından) Mustafa Sabri Efendi, ikincisi de Muhammed Zahid el-Kevserî'dir" demişlerdir.

Hicr: 9

Hicr: 9

El-İhkâm Fî Usûli'l-Ahkâm, Âmidî 1/121

Mâide: 93

El-İhkâm Fî Usûli'l-Ahkâm, Âmidî 2/80

Darimi 1/153 Hadis no 586

 

Ebû Dâvud, Sünnet 6, Hadis no: 4605

SÜNNET RİSALESİ
1- SÜNNETE YÖNELTİLEN İTİRAZLAR VE ELEŞTİRİLER
2- HADİSLERİN YAZILMASI
Bütün Sünnet Risaleleri
NÜBÜVVET PINARI
     12-11-2004 Hadis Dersi
     05-11-2004 Hadis Dersi
Bütün Hadis Dersleri
HADİS OKU
     118. Hadis - Sadaka
     119. Hadis - Çevre Temizliği
ve İslam
Bütün Hadisler
KURAN DİNLE
     Harika Kız
     Yasir Abdussamed
 
MELBOURNE 3Z RADYOSU KONUSMALARI
     Medinedeki Adamlar
     Kirmizi Sal
     Allah İçin İş Yapmak
     Aile Ferlerine Yapilan Harcamalar
 
Copyright © Fehmi Cicek